Eskiden ekonomi; tarlada çiftçinin emeği, fabrikada işçinin alın teriyle şekillenirdi. Şimdi ise ekonomiyi yönetenler, ekran başındaki birkaç algoritma satırını yazanlar. Dünya değişti, hem de öyle bir değişti ki, artık üretim bantlarında insanlar değil, makineler çalışıyor. Ve bu değişim öyle sessiz geldi ki, fark ettiğimizde çoktan sistemin bir parçası olmuştuk.
Gelişen teknolojiyle birlikte dünya ekonomisi bir devrime girdi. Sanayi 4.0 sadece fabrikaları değil, tüm üretim zincirini dönüştürdü. Yapay zekâ, otomasyon, blok zinciri, nesnelerin interneti gibi kavramlar bir zamanlar bilim kurgu gibi görünürken bugün ekonominin temel taşlarına dönüştü. Dünya devleri üretimi ucuzlatmak, verimliliği artırmak ve hatayı sıfıra indirmek için teknolojiye sarıldı. Ama bu sarılışın gölgesinde unutulan bir şey var: İnsan.
Bugün Amerika’nın en büyük ihracat kalemi artık tarım ya da otomobil değil; yazılım ve veri. Çin, yapay zekâ üzerine kurduğu ekonomik stratejilerle küresel ticaretin dengelerini değiştiriyor. Avrupa, yeşil teknolojilerle sürdürülebilir dijital ekonomiye yatırım yapıyor. Peki Türkiye?
Biz hâlâ tekstilde asgari ücretle, tarımda ithalatla, sanayide dışa bağımlılıkla ekonomimizi döndürmeye çalışıyoruz. Oysa bu devirde teknolojiye yatırım yapmayan, eğitim sistemini dijitale göre dönüştürmeyen hiçbir ülke uzun vadede ekonomik olarak ayakta kalamaz. Gençlerin sosyal medyada değil, yazılımda, mühendislikte, veri biliminde yetkin hale gelmesi artık sadece bireysel başarı değil, milli mesele.
Ve burada bir çelişki başlıyor. Evet, teknoloji hayatı kolaylaştırıyor. Ancak aynı zamanda istihdamı azaltıyor. Bugün milyonlarca insan, otomasyon yüzünden mesleğini kaybediyor. Çağrı merkezleri, muhasebe ofisleri, fabrikalar… İnsan yerine yapay zekâ çalışıyor. Bu süreçte eğitim sistemini dönüştürmeden, meslek alanlarını yeniden tasarlamadan, sadece teknolojiyi ithal ederek yol almak mümkün değil. Çünkü makine öğreniyor ama insan unutuyor.
İşin daha da düşündürücü kısmı şu: Bu dönüşüm, sadece ekonomiyi değil, toplumsal yapıyı da değiştiriyor. Gelir adaletsizliği büyüyor. Teknolojiye yatırım yapan zengin ülkeler daha da zenginleşiyor, dijital üretim gücüne sahip olmayanlar ise sadece tüketici konumuna sıkışıyor. Dijital emperyalizm, sessiz bir işgal gibi ülkeleri içine alıyor. Yazılımlar, uygulamalar, platformlar yabancı ülkelerin ellerinde; bizimkiler ise hâlâ “abonelik yenileme” peşinde.
Türkiye’nin bu yarışta öne geçmesi için teknolojiye sadece araç gözüyle değil, stratejik bir değer olarak bakması gerekiyor. Yerli yazılım politikaları, dijital güvenlik, veri egemenliği, AR-GE teşvikleri… Bunlar artık lüks değil, hayatta kalma hamlesidir. Aksi halde ekonomik kararlarımız, bir başka ülkenin yazdığı kodlar tarafından alınır.
Ve unutmamak gerek: Ekonomik bağımsızlık, sadece parasal değil; bilişsel, dijital ve teknolojik bir bağımsızlıkla mümkündür.