Yeşer SARIYILDIZ
Az katlı binalar, nefes kesen duvar resimleri, sade tasarımlar, soğuğa inat gökkuşağına boyanmış sokaklar, yaşamayı seven insanlardan neşeli detaylar, şehrin ortasında insanı ürperten dev bir gotik kilise, içinize çektikçe ciğerlerinizi temizleyen berrak hava ve tadına doyum olmayan, dünyanın en saf çeşme suyu… İzlanda’nın başkenti Reykjavik’teyiz.
Şehir, bize alışık olmadığımız bir deneyim yaşatarak başlıyor. Sabahın 5’inde sokaklarda valizimizi sürüklerken tehlikede hissetmiyor, aksine köpeklerini gezdiren insanlarla günaydınlaşıyoruz. Dünyanın en güvenli ülkesi olduğunu okumakla hissetmek arasında oldukça fark varmış meğer. Telefonu arka cebime koyabilirim, gecenin bir yarısı tek başıma sokakta yürüyebilirim, bir şeyimi bir yerde unutsam muhtemelen döndüğümde yerinde bulabilirim. Kimim ben, süper kahraman ya da ayrıcalıklı bir iktidar partisi mensubu mu?
EN GÜVENLİ ÜLKE
Geçen yıl dünyanın en güvenli ülkesi seçilen İzlanda’da, ülkenin özel harekât timi yalnızca bir kez, 2013’te bir operasyon gerçekleştirmiş. Yani suç oranının düşüklüğü, her yerde polis var gibi bir durum değil—hatta bu satırları yazarken hiç polis görmediğimi fark ediyorum. İnsanlar kamusal alanın da kendilerine ait olduğunun ve bunu ancak birbirlerine güvenerek koruyabileceklerinin farkında. Belki de bu coğrafyanın sert doğasıyla başa çıkabilmek için önce birbirlerine güvenmeyi öğrenmişlerdir.
Güvenlik, sadece fiziksel bir his değil, aynı zamanda zihinsel bir özgürlük alanı da yaratıyor. İnsan kendini savunmaya değil, keşfetmeye odaklayabiliyor. Kaygılar azaldıkça, yerini merak, üretkenlik ve hayal gücü alıyor. Tam da bu yüzden Reykjavik, sanatı ve bilimsel keşifleri bu kadar iç içe geçirmiş bir şehir.
Bu yaratıcı atmosferin en çarpıcı örneklerinden biri, Lava Show. Kurucuları Ragnhildur ve Júlíus, 2010 yılında Fimmvörðuháls'taki volkanik patlamaya tanık olduktan sonra bu deneyimi daha geniş kitlelere ulaştırmak istemiş ve bu doğa olayını güvenli bir ortamda deneyimletebilmek için kolları sıvamışlar. Ödüllü gösteride, 1100°C'ye kadar ısıtılan gerçek lavın önünüzde akmasıyla, bir volkanın minik bir versiyonunu izliyorsunuz. Cep sineması diyebileceğimiz boyuttaki salona lav giriş yaptığı anda ortam ısınıyor ve ışığı yüzünüze vuruyor. Kendilerine “lava master” denen -dünyanın en havalı mesleği bence- deneyimli rehberler lavın davranışlarını ve İzlanda'nın volkanik geçmişini harika bir hikâyeyle anlatıyor.
Doğa müzelerinden devam edersek, dev okyanus yaratıklarıyla yüzleşmenin en yakın hissi de Whales of Iceland'da yaşanıyor. Gerçek balina boyutlarındaki devasa modellerin içinde yürüyerek, Kuzey Atlantik’in derinliklerinde zahmetsiz bir gezintiye çıkmış gibi hissediyorsunuz. Başka bir köşede, Saga Museum, bal mumu heykelleriyle bizleri Viking çağının içine çekiyor. Yüzyıllar önce buz ve ateşin ortasında hayatta kalmaya çalışan İzlandalıların hikâyeleri burada ses buluyor. Kuzey ışıklarından sadece büyülenmek değil, onların nasıl meydana geldiğini anlamak istiyorsanız, Aurora Reykjavik, bu doğa olayını en bilimsel haliyle keşfetmek isteyenler için bir nimet. Gerçeklik ve simülasyon arasındaki çizginin bulanıklaşmasına hazırsanız, Flyover Iceland’de tüm duyularınızla İzlanda’daki volkanların, şelalelerin ve çılgın kıyılarının rüzgârını yüzünüzde hissederek havada süzülüyorsunuz. Merak etmeyin, oldukça güvenli bir şekilde.
Perlan Müzesi, doğa müzelerindeki keşfi zirveye taşıyan duraklardan biri. Şehre tepeden bakan cam kubbesiyle, içinde buz mağarası, interaktif sergiler ve Áróra Kuzey Işıkları gösterisi barındırıyor.
Yine de asıl sihir, şehrin sınırlarını aştığınızda başlıyor. Golden Circle turu, doğanın şekillendirdiği en etkileyici manzaraları görmek için İzlanda’nın en klasik ama vazgeçilmez rotalarından biri. Thingvellir Ulusal Parkı’nda, Avrasya ve Kuzey Amerika tektonik plakalarının birbirinden ayrıldığı vadide yürüyorsunuz ve kafanızı nereye çevirseniz aklınıza kazınacak bir manzarayla karşılaşıyorsunuz.
Ardından Geysir Jeotermal Bölgesi’ne vardığınızda, doğanın altınızda fokurdayan enerjisini hissediyorsunuz. Burada Strokkur gayzeri, her birkaç dakikada bir metrelerce yükseğe sıcak su fışkırtarak doğanın kontrol edilemez gücünü hatırlatıyor. Son durak olan Gullfoss Şelalesi, sanki bir başka gezegene geçiş gibi. Elbette doğanın sunduğu her şeyin yeri ve zamanı, Gullfoss gibi belli değil. Kuzey Işıkları’nı görmek tamamen bir piyango. Uygun hava koşulları, doğru zamanlama ve çokça da şans gerekiyor. Bulutlar fazlaysa, dolunay varsa ve ay parlaksa ışıklar ne kadar güçlü olursa olsun görünmeyebiliyor. Karanlıkta sessizce bekleyip Tanrıça Aurora’nın size dansını armağan etmesini bekliyorsunuz. Bu armağana bizim gibi hak kazanamazsanız, Aurora Reykjavik’teki simülasyon en azından bir teselli sunabilir; ama yerinde izlemek için beklemek, umut etmek, gökyüzüne saatlerce bakmak ve bazen ne kadar isteseniz de olmayabileceğini kabul etmek işin bir parçası.
ZENGİN DENİZ ÜRÜNÜ
Seyahat etmek, biraz ve bazen en çok da yeni lezzetler denemekle ilgilidir. İzlanda mutfağı, sert iklim ve coğrafya şartlarında şekillenmiş “ilginç“ lezzetlere sahip. İzlandalıların yediği en garip şeyler gibi içinde fermente köpek balığı (hákarl)’nın olduğu ve gerçekten güçlü mide gerektiren tarif alternatifleriyle dolu kitaplara rastlıyorsunuz. Yemekler genel olarak pahalı, en geleneksel yiyecek olarak sürekli hot dog’un adı geçiyor. O yüzden ben size, kendinize güzel bir yemek ısmarlamanız için Snaps Bistro’yu önermek istiyorum. French bistro konseptine sahip bu mekân, Reykjavik’in yerlileri arasında en popüler restoranlardan biri. Şehrin yüksek fiyatlarına alıştıktan sonra, burada porsiyonların cömert, lezzetin ise kusursuz olduğunu görmek mutlu edici. Taze deniz ürünlerinden mükemmel pişirilmiş etlere, klasik Fransız mutfağının kuzey yorumu burada hayat buluyor. Yan masada bir grup İzlandalı, iş çıkışı içkilerini yudumlarken, diğer yanda bir çift, sıcak mum ışığında akşam yemeğinin keyfini çıkarıyor. Atmosferiyle de insanı içine çeken bu mekân, günler boyu soğuk rüzgâr ve vahşi doğayla haşır neşir olduktan sonra, kendinize hediye edebileceğiniz en iyi ödül.
Kaynayan gayzerleri, dev şelaleleri, süt mavisi kaplıcaları geride bırakıp bir restoranda oturduğunuzda, fark ediyorsunuz ki İzlanda sadece vahşi doğasıyla değil, gündelik hayatın içindeki küçük detaylarla da sizi etkiliyor. Bazen bu, şehrin içinde tanımadığınız insanların yaşadığı küçük bir evin dışındaki ışıklandırma, bazen gece bir bardan çıkan iki kadının neşeyle rahatça yürüdüğünü gördüğünüzde duyduğunuz huzur, bazen de ilk kez girdiğiniz bir kitapçıda ettiğiniz sohbet oluyor.
İzlanda’ya giderken birçok doğa mucizesiyle karşılaşacağınızı biliyorsunuz; ama asıl keşif, bu coğrafyanın insan üzerindeki etkisini fark ettiğinizde başlıyor.
∗∗∗
SICAK VE SÜT MAVİSİ HAVUZLAR
İzlanda’daki maceranın sonunda hepimizin ihtiyacı olan şey belli: sıcak bir mola. Blue Lagoon, bu enfes doğa manzaralarının ve dengesiz hava durumunun ardından bedeninizi sıcacık ödüllendirebileceğiniz en meşhur durak. Maalesef bu popülarite, volkanik kayaçların arasında, mineral açısından zengin, sıcak ve süt mavisi suyun içine telefonla giren, sürekli çekim yapan bir sürü turiste de ev sahipliği yapıyor.
Konu sıcak bir ödüllendirme olunca tek seçenek burası değil. Sky Lagoon, daha az kalabalık ama en az onun kadar etkileyici bir alternatif sunuyor. Atlantik Okyanusu’na bakan sonsuzluk havuzu, rüzgârın getirdiği tuzlu havayla birlikte insanın kendine “hala dünyada mıyım” diye sormasını sağlıyor. Eğer daha doğal ve sakin bir deneyim arıyorsanız, Secret Lagoon ya da doğanın içinde gizlenen Reykjadalur Kaplıcası gibi seçenekler de var. Burası, sıcak suyla dolu bir nehir ve termal havuzlardan çok, doğanın sunduğu saf bir vaha gibi.